COP31 -Antalya
COP 31 ve HALKLARIN İKLİM ZİRVESİ Çalışmaları Sürüyor !
Yayınlandı
1 saat önceon
Yazar
Filiz Balta
HALKLARIN İKLİM ZİRVESİ COP31 (Conference of the Parties – Taraflar Konferansı)

Filiz BALTA
Su Politikaları Derneği ( SPD) Üyesi
Küresel Eşitlik ve Kapsayıcılık Ağı Derneği (KAPI) Başkan Yard.
www.supolitikalaridernegi.org (mailto:filizbaltaa@gmail.com)
COP31 (Conference of the Parties – Taraflar Konferansı), Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin (UNFCCC) 31. Taraflar Konferansı’dır.
1995 yılından bu yana her yıl düzenlenen COP zirveleri, iklim değişikliğiyle küresel mücadelede en üst düzey karar alma mekanizmasını oluşturmaktadır. Bu yıl COP31, 9-20 Kasım 2026 tarihlerinde Türkiye’de Antalya’da, düzenlenecektir. Antalya’nın ev sahipliği, iklim değişikliğinden en çok etkilenecek Akdeniz havzasının tam kalbinde yer alması nedeniyle stratejik bir öneme sahiptir. Bu zirve, su stresi, turizm baskısı, yeraltı suyu kirliliği ve kıyı ekosistemlerindeki kırılganlığın en yoğun yaşandığı bir coğrafyada gerçekleşecektir. Ancak resmi COP süreçleri, büyük güçler (başta ABD, Çin, Avrupa Birliği, Rusya ve diğer büyük ekonomiler) ile fosil yakıt lobilerinin yoğun etkisi altında yürütülen müzakerelerle sınırlı kalmakta; en çok etkilenen halkların sesi, ihtiyaçları ve adalet talepleri sıklıkla arka planda bırakılmaktadır. Bu nedenle Halkların İklim Zirvesi (HIZ) doğmuştur.
HIZ, resmi COP’lara paralel veya alternatif olarak düzenlenen, dünya halklarından oluşan bağımsız, tabandan gelen kolektif bir platformdur. Yerel topluluklar, emek örgütleri, kadın hareketleri, gençlik grupları, yerli halklar, köylüler, balıkçılar, ormancılar, kent halkı, sendikalar, ekoloji örgütleri, insan hakları savunucuları ve yaşamı savunan tüm kesimler bu zirvede bir araya gelir.

HIZ, iklim krizinden doğrudan etkilenen ve resmi COP süreçlerinde söz hakkı bulamayan halkların, mağduriyetlerini, direniş deneyimlerini ve adalet taleplerini kendi sözleriyle dile getirdiği güçlü bir platformdur. Amacı, resmi müzakerelerde geri planda kalan toplumsal talepleri görünür kılmak, iklim krizini sadece teknik bir mesele değil, sistemik bir adalet sorunu olarak ele almak ve tabandan ortak bir mücadele hattı örmektir.
HIZ, iklim adaletini mümkün kılacak kamusal sorumluluğu, toplumsal denetimi ve demokratik katılımı savunur. Resmi süreçlerde “yeşil geçiş” söylemiyle sunulan ancak fiiliyatta fosil yakıt bağımlılığının devamına, yeni madencilik ve enerji projelerine, ekolojik tahribata, yapısal eşitsizliklerin derinleşmesine ve militarizme dayalı yaklaşımlara karşı, eşitlik, özgürlük, barış ve demokrasi mücadelesini birleştirir.
Su Politikaları Derneği (SPD) olarak biz, Halkların İklim Zirvesi’nde de yer alıyoruz. Yıllardır savunduğumuz gibi, gerçekçi, bilimsel, katılımcı ve havza bazlı bir su yönetimi için toplumların deneyimlerine, özellikle su toplama, aile sağlığı ve tarımsal üretimin yükünü taşıyan kadınların sesine ,etkin katılımcılığa, ihtiyaç vardır. Resmi COP süreçlerinde su genellikle teknik bir “kaynak” olarak ele alınırken, biz suyu iklim adaletinin kalbi olarak görüyoruz. Su yönetiminin teknik olmaktan daha fazla politik bir konu olduğunu düşünüyoruz. Su hakkı ihlal edildiğinde, gıda hakkı, barınma hakkı, sağlık hakkı ve toplumsal cinsiyet eşitliği de sistematik olarak örselenir.
Su, iklim krizinin temel unsuru ve ana belirleyicisidir. Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin (IPCC) Sixth Assessment Report’una göre, iklim değişikliğinin neredeyse tüm gözlemlenebilir etkileri — aşırı yağışlar, kuraklık, sel, deniz seviyesi yükselmesi ve tatlı su kaynaklarının tuzlanması — su döngüsü üzerinden gerçekleşmektedir. İklim değişikliği, hidrolojik döngüyü bozarak suyun miktarını, kalitesini, zamanlamasını ve coğrafi dağılımını kökten değiştirmekte; bu durum su hakkını, gıda güvenliğini, ekosistemleri ve insan sağlığını doğrudan tehdit etmektedir.

Su krizi, ekokırım ile iç içe geçmiş halde ilerliyor.
Ekokırım, insan faaliyetleri sonucunda ekosistemlerin büyük ölçekli, uzun vadeli ve genellikle onarılamaz biçimde tahrip edilmesi anlamına gelir. Bu yıkım, biyolojik çeşitliliği yok etmekte, su döngüsünü bozmakta ve insan topluluklarının yaşam alanlarını kalıcı olarak kaybetmesine yol açmaktadır. Özellikle vadilerde ve eski su havzalarında (önceden su akan dere yatakları, vadi tabanları) yapılan inşaatlara izin verilmesi, sellerde evlerin, yerleşimlerin ve yaşam alanlarının sular altında kalmasına veya tamamen yok olmasına yol açmaktadır. Madencilik faaliyetleri ise suyla doğrudan ve derin bir ilişki içindedir; açık ocak madenleri büyük miktarda su tüketmekte, ormansızlaştırma yoluyla su tutma kapasitesini yok etmekte, siyanür ve ağır metallerle su kaynaklarını kirletmekte, yeraltı sularını zehirlemekte ve havzalarda kalıcı tahribat yaratmaktadır. Bu süreçler ayrıca suyun kamusal niteliğini yok ederek ticarileşmesini de hızlandırmaktadır.
Türkiye’den örnekler:
- Hasankeyf (Batman), 12.000 yıllık tarihî kentiyle birlikte Ilısu Barajı suları altında kalmış, binlerce yıllık medeniyet izleri, mağaralar ve anıtlar sulara gömülmüştür.
- Allianoi (İzmir), 1.800 yıllık Roma dönemi kaplıca kenti, Yortanlı Barajı suları altında kalmıştır.
- Halfeti (Şanlıurfa) ve Savaşan Köyü, Birecik Barajı nedeniyle kısmen sular altında kalmış, eski evler ve cami minaresi suyun içinde kalmıştır.
- Erzincan İliç Çöpler Altın Madeni’nde siyanürlü atıkların heyelanla Fırat Havzası’na karışması, su kaynaklarını zehirlemiş ve geniş bir alanı etkilemiştir.
- Akbelen Ormanı (Muğla) ve Kaz Dağları’nda madencilik için ormansızlaştırma, su havzalarını tahrip ederek ekosistemi ve yerel halkı etkilemiştir.
- Konya Kapalı Havzası’nda aşırı yeraltı suyu çekimi ve baraj projeleri nedeniyle göller küçülmüş, obruklar oluşmuş ve tarım alanları yok olmuştur.
Özellikle eskiden su akan vadilerde ve dere yatağının taşkın alanlarında verilen inşaat izinleri büyük yıkımlara neden olmaktadır. Örneğin, Kastamonu Bozkurt ve çevresinde 2021 sel felaketinde dere yataklarının hemen kıyısında ve vadi tabanlarına yapılan yapılar ağır hasar görmüş, evler ve iş yerleri sular altında kalmış veya yıkılmıştır. Benzer şekilde, Karadeniz’in birçok vadisinde (Giresun Dereli, Bartın ve Sinop bölgelerinde) önceden su akışının olduğu dere yataklarına verilen imar izinleri, şiddetli yağışlarda sellerin evleri, tarlaları ve yaşam alanlarını silip süpürmesine yol açmıştır.

Dünyadan örnekler:
- Cochabamba Su Savaşı (Bolivya, 2000): Su hizmetlerinin Bechtel şirketine özelleştirilmesiyle faturalar %200-300 artmış, halkın büyük direnişi sonucunda özelleştirme iptal edilmiştir. Bu olay, suyun ticarileşmesine karşı küresel bir sembol haline gelmiştir.
- Nijer Deltası (Nijerya), petrol şirketlerinin faaliyetleri nedeniyle su ve toprak zehirlenmiştir.
- Amazon Ormanları, ormansızlaştırma ve madencilikle nehirler kirletilmiş, yerli topluluklar mülksüzleştirilmiştir.
- Aral Gölü (Orta Asya), tarım için nehirlerin yönünün değiştirilmesi sonucu neredeyse %60’ı kurumuştur.
Bu örnekler gösteriyor ki ekokırım, sadece doğayı değil, insan topluluklarını da yok ediyor.
Tarım çöküyor, gıda krizi büyüyor, barınma ve kentleşme alanlarında sel ile kıyı erozyonu milyonları yerinden ediyor, ormansızlaştırma ve madencilik su havzalarını tahrip ederek yerel toplulukları mülksüzleştiriyor. Suyun ticarileşmesi ve özelleştirilmesi bu süreci hızlandırıyor; şişelenmiş su tekelleri, baraj ve maden projelerinde su kaynaklarının özel şirkete devri, suyun temel bir insan hakkı olmaktan çıkarılıp ticari bir meta haline getirilmesine yol açıyor.
Toplumsal cinsiyet eşitsizliği bu tabloda kritik bir yer tutuyor. Su yönetimi, karar alma mekanizmaları ve kaynak tahsisi süreçleri büyük ölçüde eril zihniyetle şekilleniyor. Kadınlar su toplama, aile beslenmesi, bakım emeği ve tarımsal üretimin ağır yükünü taşırken, su politikalarının planlanması, havza yönetim kurulları ve karar mekanizmalarında yeterince yer alamıyorlar. Bu eril yapı, kadınların deneyimlerini, ihtiyaçlarını ve çözümlerini dışlıyor; su krizini daha da derinleştiriyor. Kadınların su yönetiminde karar verici olarak yer alması, sadece eşitlik meselesi değil, aynı zamanda daha etkili ve adil su yönetiminin ön koşuludur.
Halkların İklim Zirvesi, bu bağlantıları görünür kılar. Tematik kozalar ve çalışma grupları aracılığıyla (ekoloji, toplumsal cinsiyet, tarım-gıda, kent hakkı, gençlik, emek, insan hakları, yerel yönetimler vb.) iklim krizinin yaşamın her alanını kesen yapısal adaletsizliğini tartışır. Tarih boyunca benzer alternatif platformlar, resmi zirvelere önemli katkılar sunmuştur. Örneğin, COP15 Copenhagen’de düzenlenen Klimaforum09 ve COP30 Belém’de gerçekleştirilen People’s Summit, güçlü deklarasyonlar yayınlayarak kamuoyu baskısı yaratmış, iklim adaleti taleplerinin uluslararası gündeme girmesine yardımcı olmuş ve uzun vadede politika oluşumunu etkilemiştir. HIZ de aynı şekilde, resmi COP sürecine paralel olarak halkların somut deneyimlerini, ekokırım örneklerini ve adalet taleplerini görünür kılarak, karar alma mekanizmalarına toplumsal baskı oluşturma ve alternatif vizyon sunma potansiyeline sahiptir.
Su Politikaları Derneği olarak biz, bu gruplarda su hakkını merkeze alarak katkı sunuyoruz:
iklim krizi esas olarak bir su krizidir ve bu kriz en çok kadınları, küçük üreticileri ve kırsal toplulukları vurmaktadır. Su olmadan tarım olmaz, gıda olmaz, sağlıklı barınma olmaz. Su olmadan ormanlar ve ekosistemler korunamaz, kadınların yükü hafifletilemez.
Su Politikaları Derneği olarak diyoruz ki: Politik kararlar yalnızca alınmakla kalmamalı, anayasal güvenceye kavuşturulmalı, ulusal mevzuata entegre edilmeli ve etkin bir şekilde uygulanmalıdır. Halkların İklim Zirvesi, tam da bu noktada resmi süreçleri tamamlayan, dünya halklarının tabandan gelen baskısını ve alternatif vizyonunu oluşturan bir mücadele hattıdır.
SU POLİTİKALARI DERNEĞİ COP SÜREÇLERİNE KATILIYOR
Su Politikaları Derneği, COP süreçlerinde de aktif rol almaktadır. Özellikle COP28’de suyun iklim gündemindeki kritik rolünü, su yönetimi ile iklim uyumunun entegrasyonunu savunduk. Bu yıl COP31 Antalya 2026 sürecinde de derneğimiz uzman görüşlerini paylaşacak, HIZ üzerinden ise halkların taleplerini doğrudan iletecektir.
Bu vesileyle emekçileri, kadınları, gençleri ve yaşam alanlarını savunan herkesi bu etkinliklere katılmaya, seslerini yükseltmeye ve yaşanılabilir bir gelecek için ortak mücadeleye katkı sunmaya davet ediyoruz.
Su hakkı, iklim adaletinin temelidir. Katılımcılığı ,şeffaflığı dikkate almayıp toplumun taleplerini duymayan politikalar sürdürülebilir çözümler üretemezler
Filiz BALTA
Su Politikaları Derneği ( SPD) Üyesi
Küresel Eşitlik ve Kapsayıcılık Ağı Derneği (KAPI) Başkan Yard.
www.supolitikalaridernegi.org (mailto:filizbaltaa@gmail.com)

